27 Ekim 2012 Cumartesi

Sosyal Medya Ağına “Düşmek” - Ramazan Kaya





“İnsanlar ışığın çevresinde toplaşırlar daha iyi görmek için değil daha iyi parıldamak için” [Nietzsche]

Sosyal medyanın ağlarına yapışmış sinekler gibiyiz. Ne bir yere hareket edebiliyoruz, ne de ufukta bir kurtuluş ışığı görünmektedir. Bu hareketsizlik içindeki hareketlilik, yaşamımızı belirlemeye ve biçimlendirmeye devam etmektedir. En değerli vakitlerimizi tükettiğimiz bu “sürtünmesiz zeminde” gittikçe “yaşamsız bir yaşamın” failleri haline geldik. Zamanın sistemleştiği, işin profesyonelleştiği, mekânların gettolaştığı, duyguların özelleştiği bu kalabalıklar çağında sosyal medya, vaadi ve mümkünleri barındıran tek yaşam kıyısı haline gelmeye başladı. Modern kentlerin insanı görünmez kılan labirenti içinde “görünür olma” arzusunu tatmin edebildiğimiz tek yaşam sahnesi belki de. Politik duruşumuzu yansıtan paylaşımlar vicdanımızı temizleyen bir sanal sıvı, hayatı paylaştığımız fotoğraf kareleri zahmetsiz ve renkli bir “ego sürfü” sağlamaktadır. Her türlü duygunun ve fikrin aktığı bu sanalizasyon çukurunda yine de “arzu nesnesi” yitik, tatminsiz ve mutsuz özneler olmaktan kurtulamıyoruz. Bu masalsı yok-ülkenin temel özelliği kapanmayan haz uçurumudur, tatmin duygusunun sürekli ertelenmesidir. Sanal gezginin bu “çokluk” dünyasında yaşadığı aslında bir “yokluk” halidir. Beğeni sahnesine sunulan her paylaşımın günü birlik tüketiminin yarattığı umutsuz sızı, doğacak günü şehvetle ve merakla bekleme istencini yok etmemektedir. Bu ağın içinde Paul Vırılıo’nun deyişiyle “hiçbir şey gerçekleşmemekte, her şey geçmektedir”. Ayrıca fikirlerini ve duygularını dünyaya salıp gözden kaybolmanın getirdiği rehavet, gerçek ilişkilerin getirdiği yükten kurtulmanın sağladığı “ilişki içindeki ilişkisizlik” hali,  bu yüzer-gezer dünyaya açılan kapıları daha da cazip kılmaktadır. “Gözlemleyen özne” olmanın ayartıcı arzusu, “gözetleyen iktidar”ın yönetim tekniklerini belki de hiçbir dönemde bu kadar kolaylaştırmamıştı. İstihbarat ve maliye birimleri açısından sosyal medya, el altında tutulan, ulaşılması kolay bir kriminal kayıt defteridir. Belli paylaşımlar veya kişisel bilgiler bir “delil” hükmüne sahiptir, bu sayede iktidarın “delil” toplama yolu ve süresi haliyle kısalmıştır.

Reel hayatta beş tane özel arkadaşı olmayan insanların binlerle ifade edilen arkadaş sayısına ulaştığı, yaşanan veya yaşanmayan her “ana” herkesin ortak edildiği, aforizmaların, dizelerin, alıntıların ve duyuruların havada uçuştuğu uçsuz bucaksız bir dijital evrenin sakinleriyiz. Sözün hükmünü yitirdiği, belleğin kayıt limitlerinin tükendiği ve bilincin uyarı bombardımanı altında serseme döndüğü bir enformasyon çölünün tam ortasına düşmüş durumdayız. Bu ışıltılı evrende herkes, bir anda ideal olanı temsil eden eksiksiz öznelere dönüştü. Herkesin heybesinde herkese yetecek kadar “paylaşım ürünü” mevcuttur. Herkes bir şekilde bir politik veya sosyal grubun üyesi, fikrini beyan ettiği bir sayfanın kurucusu ve beğeni butonundan payına düşeni alan bir konuma sahiptir. Bu ütopya adasında herkese düşen paylar ve roller eşit olmasa da “paysızlar” denilen bir sınıfa şimdilik rastlanmamaktadır. Reel hayatta sınıfsal, kültürel ve politik konumların belirlediği sınırlar, elbette burada da varlığını korumaktadır. Ancak belli sınırları esnetmek, kimi duvarlara tırnağını geçirmek, kısa süreliğine de olsa farklı dünyalara ait seslerin birbirine yaslanması, çarpması imkân dâhilindedir. Hiçbir zaman yan yana veya karşı karşıya oturmak şansına sahip olamayacağınız bir yazarın, starın, liderin sizi takip etmesi, arkadaşlık teklifinizi kabul etmesi mümkün olduğu gibi, bilenmiş öfkenizi o kişilerin üzerine kusmanıza, kısa cümlelerle de olsa “laf sokarak” rahatlamanıza da fırsat tanımaktadır. Verili dünyada, öfke sınırlarını zorladığımızda nasıl bir yerlerden kapı dışarı ediliyorsak, bu dijital dünyada da sınırları zorlamak durumunda dışlanma, silinme, bloke edilme, teşhir edilme durumlarına maruz kalmak örnekleri pek yaygındır. Hatta belli kişisel bilgilerin tespit edilmesi halinde yarım kalan hesaplaşma mahkeme salonlarına kadar taşınabilmektedir.

Arkadaş listenizdeki kişilerin sınıfsal profillerinin, kültürel sermayelerinin, dünya görüşlerinin, cinsel yönelimlerinin ve meşguliyet alanlarının sunduğu zenginlik sayesinde her durumdan haberdar olmanız, her paylaşım türüne rastlamanız mümkün olabilmektedir. Yeni çıkan bir kitabın tanıtımına, önemli bir entelektüelin panelinin tarihine, hiç duymadığınız arabesk bir parçaya, illegal bir örgütün politik çağrılarına, bir kozmetik ürününün reklamına, bir eylemin yapılacağı yere, bitmiş bir aşkın hüzünlü gözyaşlarına, yeni bir aşka yelken açmak veya tek dozluk ilişki tekliflerine aynı anda ve sadece bir sayfada ulaşmayı sosyal medya dışında vadedebilecek bir enformasyon kanalı henüz yoktur. Her âlemde olduğu gibi sosyal medya âleminin de elbette “yıldızları” vardır. Arkadaş kabul etme kontenjanı dolmuş, yazdıkları ve paylaştıkları her şeyin beğenildiği, retwetlendiği, çoğaltıldığı ve onlar olmasa belki de ömrümüzün geriye kalanını “öksüz” olarak sürdüreceğimiz tanrının lütfu şahsiyetlerdir. Bu şahsiyetlerin, renkli yaşamlarından sundukları fotoğraf karelerini beğenmek sefil ruhlarımızı yatıştırmakta, güncel bir mevzuya ilişkin kanaatlerini öğrenmek bilincimizi kemiren soruları buharlaştırmaktadır. Sosyal medyadaki reytingi sayesinde iş ve kariyer merdivenlerinde basamak atlayanlar olduğu gibi, yanlış anlaşılmalara mahal veren tweetlerinden ötürü bu basamaklardan hızla düşenlere de rastlanmaktadır. Hatta yazılı veya görsel medyadaki yerini sosyal medyadaki reytingi sayesinde koruyan, sağlamlaştıran yazarlar bile mevcuttur. Bütün bunlara rağmen, sadece yazdıklarıyla, belagat yeteneğiyle, güncel olanın ruhunu yakalayan özlü tespitleriyle sivrilip, kayda değer bir hayranlık halesi oluşturmuş, dişiyle tırnağıyla bir yerlere gelmiş “halk yıldızları”nın da olduğunu kabul etmek gerekir.  

Sosyal medya ağının taşıdığı olumlu potansiyelleri, pratik işlevlerini bir kalemde yok saymak elbette mümkün değildir. Günümüzde ana akım medyanın yarattığı dezenformasyona karşı sosyal medya alternatif bir haber kaynağı veya tekil bir medya gücü olarak selamlanmaktadır. Bir nevi “güçsüzlerin güçsüz silahı” olarak ta görülmektedir. Hızlı ve mobilize edici özelliği sayesinde belli olaylara anında müdahale edebilmek, belli olayların önüne geçebilmek, belli kuruluşların veya aktörlerin dikkatini çekmek ve belli ilişki ağlarını ve direniş biçimlerini örmek bu sayede mümkün olabilmektedir. Üzerinde durulan önemli bir nokta da sosyal medyanın kolektif bir bellek oluşturma işlevidir. Depolitizasyonun yoğun olduğu, toplumu belleksizleştirmeyi sistematik bir politika haline getiren ülkelerde, belli tarihi olaylardan ve günlerden hareketle paylaşılan bilgiler toplumda tarihsel bir bilinç oluşturma çabalarını kolaylaştırmaktadır. Çünkü çağımızda okumaktan ve uzun soluklu araştırmalar yapmaktan gittikçe uzaklaşan, görsel olanla daha fazla ilişkilenen bir sosyal medya kuşağı doğmaktadır. Bu kuşakta belli politik farkındalıklar yaratmak belki de sosyal medyanın etkisi ve aracılığıyla mümkün olacaktır. Sosyal medyanın radikal siyasetlere politik örgütlenme modeli olarak bir ilham kaynağı olmak özelliği de bu bağlamda sık sık vurgulanmıştır. Günümüzdeki toplumsal hareketlerin otoriter ve hiyerarşik örgütlenme modellerinden koparak daha esnek, ağ şeklinde işleyen, merkezsiz ve lidersiz bir karakterde olmasında sosyal medyanın sunduğu imkânların rolü teslim edilmektedir. “Arı sürüsünün” saldırılarını andıran bu örgütlenme modelinin toplumsal patlama anlarını kolaylaştırdığı ve hızlandırdığı vurgulanmaktadır. “Arap baharı” olarak adlandırılan isyanların kısa sürede yaygınlaşması ve toplumsal patlama eşiğine ulaşmasının temel sırrının “kitapsız ve peygambersiz” hareketler olarak başlaması ve sürmesi olarak görülmektedir. Sonuç itibariyle sosyal medya; bir kolektif bellek, bir ilişki ağı, bir malumat adresi olmak gibi imkânları barındırsa da, kötürümleşmiş bir varoluşu perçinleyen özelliği hiç mi hiç değişmemektedir.

Hiç yorum yok: